"O" nun adı bir şarkı değil. kendimizden geçtiğimiz "kurtlar vadisi / binbir gece masalları" değil. AB gündeminde, kıbrıs sorununda o yok. iktidar ya da muhalefet de değil. insan haklarında yok. çünkü ermeni değil, kürt değil. alevi değil, sünni değil. fikri hür ! vicdanı hür ! inançları hür ! allah ın varlığına inanmış, bizlerden daha mümin. bir sade vatandaşın kimliğinden önce gelen adı O. ahlaksız teklif alanlarla, bu teklifi verenlerin, kaç para eder, kaç para etmezlerin ekseninde, ali cengiz oyunlarından vakit bulamayan büyüklerimizin, hiçbir kürsüde okumaya cesaret edemedikleri
bir "şiir" dir O. bir ağıt tır. kime yazılmış olursa olsun. kim yazmış olursa olsun. kim okursa okusun, fark etmez.
hep ACI yı anlatacaktır. bir gün olur tanışırsanız, --ki düşmanıma dilemem !-- dar gelir dünya yüreğinize. sudan çıkmış balık gibi, kurbanlık koyun gibi, sirkteki maymun gibi şaşalayacak... ölümlü bir fani olduğunuzu hiç aklınızdan çıkarmadan ölümle yaşam arasında cebinize yenik düşmeyi, ölümü kendiniz için, yaşamı da adı şiir olan hastanız arkanızda kalırsa diye düşlemeyi öğrenirsiniz. bunun ne ona ne de size yaşamak olmadığını bile bile. masum bakışlarla kendisine ne olduğunu, sizden sonra ona ne olacağını soran, hayatın gerçekleri karşısında savunmasız, duygularını ve beklentilerini en aza indirgemiş, kendisini koşulsuz size teslim etmiş bir canlının, sizden sonra başına geleceklerini o günden sonra en az bizim kadar anlayacaksınız...
"şizofren" , ana baba, karı koca, kardeş abla, oğul kız bilemez. O kendisiyle ilgilenen kimse, ona bakan, onunla bu hastalığın pençesinde can çekişeni sahibi bilir. onun anası da babası da O na sahip çıkandır. "kendisi baba bile olsa O çocuğunun çocuğudur" artık. bu çileyle yaşamını örmek zorunda olan aileler bilirler ki bir şizofrene sahip olmak, dünyanın her türlü ızdırabını, sineye çekmek demektir. kardeş kardeş olmaktan usanır. karı koca birbirine eş olmaktan usanır. babalar tanrıdan gelen bu iradeye boyun eğmekle birlikte isyanlar içindedirler. acz içindedir. parası pulu, canı malı, yetmez bu illetle uğraşmaya. ama analar ? analar ne usanır, ne isyana düşer. düşemez. anadır o. çocuğu ile birlikte hastane köşelerinde oradan oraya sürüklenir. itilir kakılır, azarlanır. en iyi haliyle acımaklı bakışlara muhatap olacaktır. biz toplum olarak sadece acımakla, "vah vah" larımızla birbirimizin yaralarını sardığımızı sanırız. yasalarımızda da acımaklı yaklaşımlar vardır çözümden uzak...
yaklaşık 25 yıllık hasta sahibiyim. çocukluğunda hayallerimizi paylaştığım kardeşim bir gün oldu benim bana ait sandığım hayatımı, gençliğimi, sağlığımı istemeden benden çalarak beni benimle paylaştı. saç sakal derken en mahrem yerleri dahil her türlü bakımı bana ait olan erkek kardeşimle çok uzun bir yolculuğa çıkmıştık o günden sonra. ilk hastaneye yatırdıklarında yirmili yaşlardaydık. bakırköy ün karanlık, ağaçlı yollarında bir kardeşi bu hastalığa kaptırmanın şokunu yaşadığımda benden annelik bekleyen 3 aylık bebeğim, benden kadınlık bekleyen bir eşim vardı. çalışıyordum. geçim derdimiz vardı. istanbul uzağına gelin gitmiştim. hastaneden kaçtı geldi. tekrar mahalleli beni arayıp kerdeşine sahip çık diyordu. istanbul ile adana arasında mekik dokurken bana yardım elini uzatacak bir devlet bulamadım. sosyal hiçbir hakkımız yoktu. annem biz küçükken, babam da onun hastalığını bile öğrenemeden göçüp gitmişlerdi. yolumuz taş, toprak ve çamurdu. ve uzundu. yürüdük, yürüdük. hala yürüyoruz. ama geriye baktığımızda bir adım yol almadığımızı görüyorum. hala devlet yok...
hastanelerin gerçek hastane, doktorların gerçek doktor olduğu, sadece bu hastalığın pençesinde çırpınan hastalarla biz hasta sahiplerinin yeri olan, tedavisiyle, psikolojisiyle, hemşiresiyle, hasta bakıcısıyla, mevzuatıyla, prosedürleriyle bizi bilen, bizlere yardımcı, yol gösterici ama mutlaka çözümcü "şizofren bakım evleri" istiyoruz. çünkü biz gerçeğin ta kendisiyiz...
iğnesinin zamanı geçmiş olan hastanın randevu sırası olur mu ? sırasını beklerken kendini yumruklayan, beklemekten bunalmış hastanın durumunu acil bir hal olarak algılamayan doktorlar var hastanelerimizde. size gecenin bir yarısında bıçakla saldıran, hastanızın yanında hayati tehlikeniz olduğunu söyleyen doktoru, sizi aynı hastayla el ele evinize gönderir. ilaçlarını muntazaman alması gerektiğini, mutlaka bir aile ortamında yaşaması gerektiğini anlatır size. çalışmak, para kazanmak zorundasınızdır. en iyi haliyle ilaçları hariç, sadece kuru ekmek arası, sigara, yanında olmazsa olmazı çayın ederi üç yüz liradır. emekli olduğum parayla kardeşime dışarda bir bekar evi tuttum. kocam eve almadı kardeşimi. bana da çok istiyorsam onun yanına göndereceğini söyledi. iki ev arasında ve iş tempom...
sık sık depresyona girip çıkmalarla gözyaşı içinde bir yaşam. her gün yaralı bereli bulduğum kardeşim kendini koruyamıyor, özlük işlerini yapamıyordu. farelerle kedilerin artıklarını yer olmuştu. sokağa çıktığında çöplüklerin içinden balık, et ayıkladığını söylediler. ne kadar sıklıkla gidersem gideyim yetemiyordum. beni görenler bana "zalim abla, sen insan mısın, kardeşini buraya atmışsın, ayıp ayıp !" diyorlardı. bu ayıp kimin ? bu zalimlik kimin ? nereye başvurduysam cevap aynı. "bakım evi yok !" akıl hastası ama akıl hastanesi almıyor. düşkün ama düşkünler evi almıyor. yoksul, öksüz, yetim, işsiz ve sahipsiz. onunla paylaştığım yaşam, ne bana ne de ona güzellikler getirmedi. evliliklerim yürümedi. sürekli iş değiştirdiğimden emekli yaşım geldiğinde tazminat alamadım. sadece maaş bağlandı. ve ben 22 yılı kardeşime çalışmıştım. ben ölünce kendisine kimin bakacağını sordu, durdu. şu anda kanser ve şeker hastasıyım. ikinci eşim de beni bıraktı. çocuğum tüm bu sıkıntılardan daraldı, yurt dışına kaçtı, orada evlendi. benim hayatı mı ona mı devredeyim, bir hayat daha mı sönsün ? "şizofren evi dostları" yla tanıştığımda içimi bir umut sarmıştı. ama onların da yapacakları pek bir şey yoktu. analar çocuklarının sonlarını gördüler benimle. ve bir gün kardeşimi alıp derneğin önünde ikimizi birden yakacağım. o gün uzak değil... --ADALET HİM--
14 Şubat 2009 Cumartesi
gerçeğe giydirilen düşten kılıflar...
gerçeğe düşten kılıflar giydirmeye çalışırız yaşarken. idealize ederiz kafamızda kişileri, olayları, geleceği,
dostlarımızı. hayata bakışımız ona yüklediğimiz bu anlamlarla örülü çerçeveyle şekillenir. içimizdeki notalara uygun sesler ararız. bir kişiye yönelmemiz aslında onun içimizdeki sevgi haritasının sınırları içinde dolaşabileceğini düşünmemizdendir. hangi vadinin renkleri, çizgileri, insanları, doğruları, olayları bize yakınsa o vadiye yöneliriz.
yaşamın ne zaman noktalanacağını bilemeyiz ama geleceği kurgular, tasarlarız yine de. bazen çalışmak için hastane
koridorları yerine mahkeme salonları, işletmeler ya da okullar daha cazip gelir. sözümüzün tıkandığı ya da yetmediği
yerde o anki durumumuza uygun cümleleri söyleyebilen insanları seçeriz. onlarla ağlar, onlarla güleriz. ama bizim kurguladığımız gerçek ile içinde yaşadığımız gerçek arasında mutlak bir çatışma vardır. ne kadar çabalasak da çoğu zaman zemin nereye yatarsa oraya yuvarlanırız. hayat herkese farklı oynar. gerçek genelde dil çıkarır. kafamızda tasarladığımız insanlarla tanıştığımızda aslında onların bizim kurguladığımız gibi olmadığını fark ederiz. bir türlü gerçekleşmese de hayalimizin peşinden koştururur, dururuz. bizim için her şeyin yolunda oluşu, yakınımızdaki
için de her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez. daha uzak coğrafya içinse belki daha kötüsü. acıya ortak olmak
zordur. bazen rahatımız kaçmasın diye gözlerimizi yumarız bir trajediye. elimizde patlamış mısırla savaş ya da bomba
haberi izlemek olağanlaşır kimi zaman. küçük ya da büyük hesaplar, çıkarlar, adaletsizlikler konuşur bazen. susmayı öğreniriz. elimizi uzattığımız dallar elimizde kalır. yaşamın sonuna yetiştiğimizi düşünürüz bazen. tüm bu hengame içinde bana cazip gelen sanatla açılan kapılar ve anlamlar oldu arkadaşlar. içimde yaşayan dünya ile içinde yaşadığım
dünya arasında hep kapanmayan bir boşluk oldu. ve yerini ilgi, bilgi, ezgi, sezgi ve sevgiler doldurdu. kişilerin yerini imge ve diyaloglar, gerçeğin yerini sözcükler aldı. bir çok şeyi öncelikle kendimde aramayı öğrendim. üretmek, anlam katmak istedim anlamsızlığa ve boşluğa. olaylar ve insanlar değersizleşti. ıssız yalnızlıklarım ve kuytu köşelerim en güvenli sığınaklarım olmaya başladı. gerçeğe gözlerimi açtığımda saatlerce istemediğim olay ve kişiler arasında kalıyorum. istemediğim kalıplar içine girip, istemediğim konuşmaları yapıyorum. gerçeğin anlamı değersizleşiyor. tüm bunların yerine anlamı koyuyorum arkadaşlar. tüm bedelleri bir iki sözcük daha okuyabilmek için ödüyorum. bir de edebi ve felsefi metinlerle uğraşmak zaman içerisinde dilde, düşüncede, duyguda ve konuşmada bir soyutlaşmayı beraberinde getiriyor. anlıyorsun fakat anlaşılmıyorsun. dinlediğin kof, anlatmak istediğin ise fazla geliyor. bunlar da bu sürecin bedelleri. dünya benim için zor bir yer. ve hiçbirimiz için aynı yer değil. istemesem de acı, elem, hüzün, isyan gibi duygularla ilgilenmek zorunda kaldım hep yaşarken. nasıl ki su içine girdiği kabın şeklini alırsa acılar da beni daha hassas biri yaparak şekillendirdi. dünyada ihtiyaçlar sınırsız, kaynaklar ise hep kıttır. aids, açlık, savaşlar, adaletsizlikler, sokak çocukları, kimsesizler, hayat kadınları, hastaneler, cezaevleri, ilgisizlik, bilgisizlik ve sevgisizlik de var bu dünyada. komediye değil, kara mizaha ve gerçekçi dramaya yakın oldum. vicdana yumruk atan yapıt ve filmleri sevdim. dünyada bu duyarlılıkta ve soyut konulara ilgi duyan insanların sayısı oldukça azdır. acıya asla bağımlı değilim ama hayatımda işler yolunda gitse de bu duygudan uzaklaşmam ve bir başka trajediye kendi rahatım için duyarsız kalmam mümkün olmuyor. yazı genelden özele gitti ve oldukça kişiselleşti. amacım da buydu zaten. şimdi tüm bu anlattıklarıma uzak olan, bunu sıkıcı bulan, beni de sorunlu gören kişiler varsa benden uzak dursunlar arkadaşlar. bu gerekli bir yazıydı. hepinize iyi çalışmalar... --erhan-- excalibur__1984@hotmail.com
dostlarımızı. hayata bakışımız ona yüklediğimiz bu anlamlarla örülü çerçeveyle şekillenir. içimizdeki notalara uygun sesler ararız. bir kişiye yönelmemiz aslında onun içimizdeki sevgi haritasının sınırları içinde dolaşabileceğini düşünmemizdendir. hangi vadinin renkleri, çizgileri, insanları, doğruları, olayları bize yakınsa o vadiye yöneliriz.
yaşamın ne zaman noktalanacağını bilemeyiz ama geleceği kurgular, tasarlarız yine de. bazen çalışmak için hastane
koridorları yerine mahkeme salonları, işletmeler ya da okullar daha cazip gelir. sözümüzün tıkandığı ya da yetmediği
yerde o anki durumumuza uygun cümleleri söyleyebilen insanları seçeriz. onlarla ağlar, onlarla güleriz. ama bizim kurguladığımız gerçek ile içinde yaşadığımız gerçek arasında mutlak bir çatışma vardır. ne kadar çabalasak da çoğu zaman zemin nereye yatarsa oraya yuvarlanırız. hayat herkese farklı oynar. gerçek genelde dil çıkarır. kafamızda tasarladığımız insanlarla tanıştığımızda aslında onların bizim kurguladığımız gibi olmadığını fark ederiz. bir türlü gerçekleşmese de hayalimizin peşinden koştururur, dururuz. bizim için her şeyin yolunda oluşu, yakınımızdaki
için de her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez. daha uzak coğrafya içinse belki daha kötüsü. acıya ortak olmak
zordur. bazen rahatımız kaçmasın diye gözlerimizi yumarız bir trajediye. elimizde patlamış mısırla savaş ya da bomba
haberi izlemek olağanlaşır kimi zaman. küçük ya da büyük hesaplar, çıkarlar, adaletsizlikler konuşur bazen. susmayı öğreniriz. elimizi uzattığımız dallar elimizde kalır. yaşamın sonuna yetiştiğimizi düşünürüz bazen. tüm bu hengame içinde bana cazip gelen sanatla açılan kapılar ve anlamlar oldu arkadaşlar. içimde yaşayan dünya ile içinde yaşadığım
dünya arasında hep kapanmayan bir boşluk oldu. ve yerini ilgi, bilgi, ezgi, sezgi ve sevgiler doldurdu. kişilerin yerini imge ve diyaloglar, gerçeğin yerini sözcükler aldı. bir çok şeyi öncelikle kendimde aramayı öğrendim. üretmek, anlam katmak istedim anlamsızlığa ve boşluğa. olaylar ve insanlar değersizleşti. ıssız yalnızlıklarım ve kuytu köşelerim en güvenli sığınaklarım olmaya başladı. gerçeğe gözlerimi açtığımda saatlerce istemediğim olay ve kişiler arasında kalıyorum. istemediğim kalıplar içine girip, istemediğim konuşmaları yapıyorum. gerçeğin anlamı değersizleşiyor. tüm bunların yerine anlamı koyuyorum arkadaşlar. tüm bedelleri bir iki sözcük daha okuyabilmek için ödüyorum. bir de edebi ve felsefi metinlerle uğraşmak zaman içerisinde dilde, düşüncede, duyguda ve konuşmada bir soyutlaşmayı beraberinde getiriyor. anlıyorsun fakat anlaşılmıyorsun. dinlediğin kof, anlatmak istediğin ise fazla geliyor. bunlar da bu sürecin bedelleri. dünya benim için zor bir yer. ve hiçbirimiz için aynı yer değil. istemesem de acı, elem, hüzün, isyan gibi duygularla ilgilenmek zorunda kaldım hep yaşarken. nasıl ki su içine girdiği kabın şeklini alırsa acılar da beni daha hassas biri yaparak şekillendirdi. dünyada ihtiyaçlar sınırsız, kaynaklar ise hep kıttır. aids, açlık, savaşlar, adaletsizlikler, sokak çocukları, kimsesizler, hayat kadınları, hastaneler, cezaevleri, ilgisizlik, bilgisizlik ve sevgisizlik de var bu dünyada. komediye değil, kara mizaha ve gerçekçi dramaya yakın oldum. vicdana yumruk atan yapıt ve filmleri sevdim. dünyada bu duyarlılıkta ve soyut konulara ilgi duyan insanların sayısı oldukça azdır. acıya asla bağımlı değilim ama hayatımda işler yolunda gitse de bu duygudan uzaklaşmam ve bir başka trajediye kendi rahatım için duyarsız kalmam mümkün olmuyor. yazı genelden özele gitti ve oldukça kişiselleşti. amacım da buydu zaten. şimdi tüm bu anlattıklarıma uzak olan, bunu sıkıcı bulan, beni de sorunlu gören kişiler varsa benden uzak dursunlar arkadaşlar. bu gerekli bir yazıydı. hepinize iyi çalışmalar... --erhan-- excalibur__1984@hotmail.com
gerçeğin anlamı ya da anlamsızlığı ve özeleştiri...
gerçeğin bir anlamı var mıdır ? ona biz mi anlam yükleriz yoksa kendi başına da anlamlı mıdır ? neden bazılarımıza anlamlı gelirken, bazılarımız için ise anlamsızdır ? bunlar bir yana zaman zaman hepimiz için anlamsızlaşabilir, değersizleşebilir. ya da beynin oyunları ve farklı algılayışı gerçekten (realiteden) bir yanıyla bağımsız, yeni bir gerçek oluşturabilir, gerçekte olmayan ses, görüntü, kişi ve olayların beyinde gerçekleşmeye başlaması gibi. gerçeğe olumsuz anlamda bu kadar yüklenmemin ve pek tat alamamamın altında benim sürekli değişen kimyamın rolü olduğunu düşünüyorum. herkesin gerçekle uyumlu olmaya çalıştığı bir süreçte (eğitim, normlar, dostluklar, iş hayatı, aile gibi konularda) gerçeğin anlamsızlığıyla bu kadar kafayı bozmuş olmamın insanlara tuhaf geldiğini düşünüyorum. kendi açımdan baktığımda acaba gerçek (reddedilemez dünya) zaman zaman neden bana bu kadar anlamsız geliyor olabilir ? ne bekliyorum ya da ne istiyorum ya da acaba beklentilerimi mi yitirmiş durumdayım ? burada hayatı idealize etmiyorum, hayata çok güzel anlamlar yüklemiyorum. benim ki tam aksine özellikle kötü hissettiğim dönemimde bir hayatı karalamaya dönüşüyor neredeyse. gerçeği bu kadar dışlayarak onun yerine duyguyu, hayali, sezgiyi, sanatı, düşünceyi, felsefeyi yerleştirmeye çalışmamın da olumsuz sonuçları olabilir. sürekli sanal denebilecek bir dünyanın açtığı kapıların ardında yaşamaya başlamak ve hayattan alınması gereken hazları bir anlamda başka şekillerde telafi etmeye ya da yaşamaya çalışmak zorlayıcı bir hale gelebilir. burada benim her zaman değer verdiğim, kendime rehber edindiğim, inandığım sanatı, edebiyatı ve felsefeyi küçümsemiyorum. bu konulara verdiğim değerde yaşanacak bir azalma benim kendime duyduğum saygıda da bir azalmaya sebep olur. çünkü yaşam konusundaki duruş ve tavrım bu alanlarda edindiğim birikime göre şekilleniyor ve durmadan gelişiyor. burada bir "sınır" var yine de. gerçek olan ve gerçeğe bir değer, mana katmak için üretilenler, ortaya konulanlar arasındaki fark. biri kaya gibi gerçek bir durum, diğeri ise beynin hayatı daha da güzelleştirmek için ortaya koyduğu, --gerçek-- ten de beslenen hayalgücünün ürünleri. düşünce, duygu, hayal ve sezgi ile meşgul olma gerçeği reddetmeye dönüşmemeli. işte bu da benim kendime yönelttiğim eleştiri. sanatla meşgul olurken, artık kafamda nasıl bir tablo oluşturmaya başlıyorsam gerçeği reddetmeye, karalamaya, ondan bir şey anlamamaya başlıyor, tamamen sanat ve felsefeyle ortaya konulan anlamla ilgilenmeye, sanki her şeyi bunlardan beklemeye çalışıyor gibi oluyorum. sevdiğim bir söz var. şöyle : "yazarlar kontrollü şizofrenlerdir..." bir sanatkar ya da yazar zihnindeki kurguyu biçimlendirirken bunun gerçeğin içinde bir kurgu olduğunun bilincindedir. sanatçının ya da yazarın zihninde de bu dünyadan bir anlamda bağımsız bir dünya kurulur ama yazar ikisi arasındaki farkı bilen biridir. kurguladığı dünyanın içinde sadece yazabilmek için gezinir, bir süre bu dünyayı da yaşar ama hayatın da farkındadır. son cümlenin son noktasını koyduğunda artık kompozisyonunu tamamlamıştır ve sıra bu hayata katılan anlamı diğer insanlarla paylaşmaya gelir. işte ben de gelecekte daha iyi yazılar ve şiirler yazmak isteyen biri olarak gerçeğin bana görünüşüne teslim olmamam gerek. kurgulamak istediğim dünyayı yaşamaya ve oluşturmaya çalışırken içinde yaşadığım dünyayı ıskalamamalıyım. rahatsızlığım nedeniyle negatif dönemimde hissettiklerimin daha çok beynimin bir ürünü olduğunu fark etmeliyim. gerçek tek başına ne anlamlıdır ne de anlamsızdır. bunu anlamlı ya da anlamsız yapan bizim beynimiz ve algılayışımızdır. kendimi çok kötü hissettiğim zamanlarda bunun biraz da benim öyle algılamamla alakalı olduğunun bilincine varıp gerçeği karalamamalıyım. hayata anlam katma çabasında olan benim gibi bir insan gerçeği bu kadar reddederek bir yere varamaz, bu insanların da git gide daha çok yadırgadığı bir durum oluyor. ayrıca sağlığım için de bu tavır, düşünüş zararlı. yazar bunların üstüne geçebilmeyi başaran daha güçlü biridir. bu gerçek ile sezgilerim arasındaki çatışmanın da benim için bir itici güç olduğunu fark ediyorum. ama biraz denge kurmak gerekli. ne gerçeği yadsımalı ne de gerçek olmayanı gerçek kabul etmeli. umarım bu düşünceleri kendime rehber edinerek bundan sonrası için daha sağlıklı düşünürüm ve benim üretme, düşünme isteğimi sekteye uğratacak yanlışlara düşmem. öyle bir söz var ama şairlerin yalancı olduğuna katılmıyorum. sanatçı, yazar, duymazsa, zihninde şimşekler çakmazsa, sezmezse, hissetmezse ne yazabilir ne de üretebilir. yazar ve şairler yalancı olsalardı bizi bambaşka dünyalara sürükleyen o yazıları, şiirleri kaleme alamazlardı. kimse bu kadar iyi yalan söyleyemez. insanlar kendilerinin inanmadıkları bir iş için çaba sarf etmezler. sanata ve sanatçıya değer verilmeli. sanat bilinci toplumdaki her kesimden her yaştan insana aşılanmaya çalışılmalı, hatta devlet politikalarıyla bu anlayış desteklenmeli. ortada sığınacak hiçbir şey kalmadığında hayatımıza anlam katacak, umudu besleyecek bir değerdir yazı, sanat. benim gibi rahatsızlığı sebebiyle sorunlarla boğuşan bir insanı bile sanat, felsefe ve yazı sevgisi ayakta tutuyor. dünyayı deliler, sanatkarlar, yazarlar kurtaracak diyorum. her konuda yüksek bir bilinç ve beğeni seviyesini yakalamamızda bize yardımcı olacak alanlar sanat, felsefe ve bilimdir, hayalgücüdür, akıldır. herkese iyi çalışmalar arkadaşlar... --erhan demir-- excalibur__1984@hotmail.com
gerçek de bir rüya mı ?
"zaman ve gerçeklik konusunda yepyeni ve benzersiz bir algıya doğru mu ilerliyoruz acaba ? gerçekliğinden şüpheye düşmediğimiz gerçeklikte mi bir masala, bir rüyaya dönüşmeye başladı ? rüyalarımıza müdahale edemiyoruz. görünen o ki uyanık olduğumuz anlarda da gerçeğe müdahale konusunda pek bir şey yapamıyoruz. bir kontrolden söz etmek mümkün mü ? ipler kimin elinde ? her şey başıboş bir çarpışmadan ibaret olabilir mi ? başlangıç, süreç ve sonuç önemsizleşti mi ? her şeye rağmen felsefelerimiz ve sözlerimizin koruyucu bir etkisi olabilir mi ? zaten bu anlamda sonuç ya da bir yere varmak önemsiz, sürecin tadını çıkarmak gerek. çünkü bazı şeyler yerinde saysa da gerçek ve hissettirdikleri an be an değişiyor. gerçeğin gerçekliğinden kuşkulandığımız şu süreçte rotamız, içimizde saklı gerçekler olsun. algımız istekli yanılsın, bakalım nereye varacağız ? alternatif ve bağımsız bir şeyler bulmaya çalışalım..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
