gerçeğe düşten kılıflar giydirmeye çalışırız yaşarken. idealize ederiz kafamızda kişileri, olayları, geleceği,
dostlarımızı. hayata bakışımız ona yüklediğimiz bu anlamlarla örülü çerçeveyle şekillenir. içimizdeki notalara uygun sesler ararız. bir kişiye yönelmemiz aslında onun içimizdeki sevgi haritasının sınırları içinde dolaşabileceğini düşünmemizdendir. hangi vadinin renkleri, çizgileri, insanları, doğruları, olayları bize yakınsa o vadiye yöneliriz.
yaşamın ne zaman noktalanacağını bilemeyiz ama geleceği kurgular, tasarlarız yine de. bazen çalışmak için hastane
koridorları yerine mahkeme salonları, işletmeler ya da okullar daha cazip gelir. sözümüzün tıkandığı ya da yetmediği
yerde o anki durumumuza uygun cümleleri söyleyebilen insanları seçeriz. onlarla ağlar, onlarla güleriz. ama bizim kurguladığımız gerçek ile içinde yaşadığımız gerçek arasında mutlak bir çatışma vardır. ne kadar çabalasak da çoğu zaman zemin nereye yatarsa oraya yuvarlanırız. hayat herkese farklı oynar. gerçek genelde dil çıkarır. kafamızda tasarladığımız insanlarla tanıştığımızda aslında onların bizim kurguladığımız gibi olmadığını fark ederiz. bir türlü gerçekleşmese de hayalimizin peşinden koştururur, dururuz. bizim için her şeyin yolunda oluşu, yakınımızdaki
için de her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez. daha uzak coğrafya içinse belki daha kötüsü. acıya ortak olmak
zordur. bazen rahatımız kaçmasın diye gözlerimizi yumarız bir trajediye. elimizde patlamış mısırla savaş ya da bomba
haberi izlemek olağanlaşır kimi zaman. küçük ya da büyük hesaplar, çıkarlar, adaletsizlikler konuşur bazen. susmayı öğreniriz. elimizi uzattığımız dallar elimizde kalır. yaşamın sonuna yetiştiğimizi düşünürüz bazen. tüm bu hengame içinde bana cazip gelen sanatla açılan kapılar ve anlamlar oldu arkadaşlar. içimde yaşayan dünya ile içinde yaşadığım
dünya arasında hep kapanmayan bir boşluk oldu. ve yerini ilgi, bilgi, ezgi, sezgi ve sevgiler doldurdu. kişilerin yerini imge ve diyaloglar, gerçeğin yerini sözcükler aldı. bir çok şeyi öncelikle kendimde aramayı öğrendim. üretmek, anlam katmak istedim anlamsızlığa ve boşluğa. olaylar ve insanlar değersizleşti. ıssız yalnızlıklarım ve kuytu köşelerim en güvenli sığınaklarım olmaya başladı. gerçeğe gözlerimi açtığımda saatlerce istemediğim olay ve kişiler arasında kalıyorum. istemediğim kalıplar içine girip, istemediğim konuşmaları yapıyorum. gerçeğin anlamı değersizleşiyor. tüm bunların yerine anlamı koyuyorum arkadaşlar. tüm bedelleri bir iki sözcük daha okuyabilmek için ödüyorum. bir de edebi ve felsefi metinlerle uğraşmak zaman içerisinde dilde, düşüncede, duyguda ve konuşmada bir soyutlaşmayı beraberinde getiriyor. anlıyorsun fakat anlaşılmıyorsun. dinlediğin kof, anlatmak istediğin ise fazla geliyor. bunlar da bu sürecin bedelleri. dünya benim için zor bir yer. ve hiçbirimiz için aynı yer değil. istemesem de acı, elem, hüzün, isyan gibi duygularla ilgilenmek zorunda kaldım hep yaşarken. nasıl ki su içine girdiği kabın şeklini alırsa acılar da beni daha hassas biri yaparak şekillendirdi. dünyada ihtiyaçlar sınırsız, kaynaklar ise hep kıttır. aids, açlık, savaşlar, adaletsizlikler, sokak çocukları, kimsesizler, hayat kadınları, hastaneler, cezaevleri, ilgisizlik, bilgisizlik ve sevgisizlik de var bu dünyada. komediye değil, kara mizaha ve gerçekçi dramaya yakın oldum. vicdana yumruk atan yapıt ve filmleri sevdim. dünyada bu duyarlılıkta ve soyut konulara ilgi duyan insanların sayısı oldukça azdır. acıya asla bağımlı değilim ama hayatımda işler yolunda gitse de bu duygudan uzaklaşmam ve bir başka trajediye kendi rahatım için duyarsız kalmam mümkün olmuyor. yazı genelden özele gitti ve oldukça kişiselleşti. amacım da buydu zaten. şimdi tüm bu anlattıklarıma uzak olan, bunu sıkıcı bulan, beni de sorunlu gören kişiler varsa benden uzak dursunlar arkadaşlar. bu gerekli bir yazıydı. hepinize iyi çalışmalar... --erhan-- excalibur__1984@hotmail.com
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder